9 Ekim 2018 Salı

ORHAN PAMUK’U ANLAMAK ÜZERİNE






Ödül almış bir yazar üzerine konuşmak ve yazmak zor olmalı diye düşünenler yanıldı hep Türkiye’de… Yaşananlar, söylenenler ve yazılanlar da bu düşüncemizi hep destekledi destekliyor. Orhan Pamuk Nobel’i aldıktan sonra “Hak etti.” aldı diyenler de “Hayır hak etmiyordu, siyasi nedenlerle aldı.” diyenler de sadece olaylar, sözler, siyasi ortamla ilgili konuştu ve yazdı. Türkiye’ye özgü kısır tartışmalar bu konuda da parladı sonrası sönüp gitti. Orhan Pamuk’un sanatıyla ilgili değerlendirme yapılmadı ya da yapılan nitelikli değerlendirmeler arada kaynayıp gitti geriye kalanlar ise kaba ve yüzeysel suçlamalar olmaktan öteye geçemedi.

Beyaz Kale Ne Getirdi?


Bu yazıda biz Orhan Pamuk’u dünya çapında meşhur eden ve dünya romancılığının sınırlarını genişlettiği iddia edilen Beyaz Kale romanı üzerinden değerlendirmek istiyoruz. Beyaz Kale’nin ardından yazdığı Kara Kitap’la birlikte Orhan Pamuk’un dünya romanına katkısı iyice kabul görmüştü. Yazımızda yargılamadan önce anlamak gerektiği gerçeğinden hareket ediyoruz. Beyaz Kale üzerinde geçmişteki tartışmalar bu romanın intihal olduğu üzerine yapılmıştı. Pamuk’un roman anlayışını dikkate almayan bu tartışmaların Türk edebiyatı ve sanatı adına kazanç sağladığını söylemek zor. Çünkü Pamuk’un roman anlayışı zaten “metinler arası metin” anlayışı üzerine kurulu, alıntı yaptığı çoğu yeri zaten kendisi söylüyor. Beyaz Kale’nin konu olarak ana unsurunu teşkil eden Venedikli’nin esareti “Pedro’nun zorunlu İstanbul Seyahati”nden alınmadır. Bunu Orhan Pamuk, kısmen kabul ediyor: “İyi niyetli, iyimser İtalyan’ımı Hoca’nın kölesi yapabilmek için (gemiye esir düşme ve sahte hekimlik günleri) bir yüzyıl önce tıpkı Cervantes gibi Türklere esir düşen adsız İspanyol’un ikinci Filip’e sunduğu bir kitaptan yararlandım.” (Pamuk, 1993/A:189) Orhan Pamuk, Beyaz Kale’nin ilk baskısında bulunmayan ve sonraki baskılardan birine konulan Beyaz Kale üzerinde isimli bölümünde söyledikleriyle İspanyol esirin kitabından alıntılar yaptığını kabul ediyor. (Beyaz Kale üzerinde adlı bölüm kitabın ilk baskısında olmayışıyla ve de muhtevasıyla, Umberto Eco’nun, Alfabeta dergisinin Haziran 1983 tarihli 49. sayısında, Gülün Adı’nın yazılış sürecini anlatan, romana çeşitli yönlerden açıklık getiren “Sonrası – Postille” adlı yazısını hatırlatmaktadır.)
Orhan Pamuk sadece bu yönden değil de romanın kurgulanması açısından eleştirilebilir. Yazımız, Beyaz Kale’ye yönelik intihal suçlamalarının yetersiz olduğu, Orhan Pamuk’un bu romanının kurgusunun da taklit olduğu bu sebeple eleştirilmesi gerektiğini iddia ediyor. Beyaz Kale’nin taklit ettiği eser Umberto Eco’nun Gülün Adı adlı romanıdır.
.

Beyaz Kale Ne Anlatıyor?


Beyaz Kale’de anlatılan olaylar 17. yüzyıl ortalarında Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı olan İstanbul’da geçmektedir. Beyaz Kale’nin konusunu “Gemiyle Venedik’ten Napoli’ye giderken Türklere esir düşen Venedikli’nin başından geçen olaylar” oluşturmaktadır.
Venedik’ten Napoli’ye giden üç Venedik gemisinin yolunu Türk gemileri keser. Diğer iki geminin kurtulmasına rağmen kahramanımızın içinde bulunduğu gemi kaptanının korkaklığı yüzünden içindekilerle beraber Türklere esir düşer. Beyaz Kale adlı romanın kahramanı olan genç, Türklere kendini hekim olarak tanıtır. Mühendislikten de anladığını söylemesine rağmen İstanbul Galata’da Sadık Paşa’ya ait bir zindana kapatılır. Bu zindanda hekim olarak ünü artar. Bazı hastaları tedavi eder ve kazandığı parayla Türkçe öğrenir. Sahibi Sadık Paşa’yı tedavi etmesi üzerine Paşa tarafından kollanılmaya başlanır.
Sadık Paşa oğlunun düğününde fişek gösterisi yaptırmayı düşünmektedir. Venedikli’nin mühendislikten anladığını hatırlayarak Venedikli’yi çağırır. Hoca’yla beraber fişek gösterisinde çalışmasını ister. Düğündeki fişek gösterisi müthiş olur. Sadık Paşa Venedikli köleyi Hoca’ya hediye eder. Hoca, fiziksel olarak inanılmayacak derecede Venedikli’ye benzemektedir. Sonradan anlayacakları gibi ilgileri ve bilgileri de benzeşmektedir. Venedikli’nin isteksizliğine rağmen astronomi alanında çalışırlar. Sadık Paşa, Hoca’yı plan ve tasarılarını anlatması için Padişaha çıkarır. Hoca, çocuk Padişahın kendisine yardım etmesini sağlamak için uzun yıllar boyunca Padişaha hikâyeler yazmak zorunda kalır. Çocuk Padişah bilimle değil hikâye ve masalla ilgilenmektedir. Hoca, bilim aşkının kimselerce anlaşılmadığını görünce “ben ve onlar” şeklinde ayrımlar yapar ve yoğun düşüncelere dalar. Bu düşünceler daha sonra “Ben niye benim?” sorusunu beraberinde getirir. Hoca, bu soru ve cevabı üzerinde düşünmeye başlar ve aynısını yapması için Venedikli’yi zorlar. Buldukları cevapları, düşüncelerini en ince ayrıntılarına kadar yazarlar ve birbirlerine okurlar. Hayat hikâyelerini de yazarak birbirlerine okurlar. İkisi de birbirinin hayatından etkilenir. Artık kendileri de birbirlerini karıştırmaktadır. Padişah, Hoca’ya korkunç bir silah yapmasını emreder. Bu silah yapılır. Padişah, Hoca’yı Venedikli ve silahı alarak Lehistan seferine çıkar. Hoca, bu sefer sırasında firar eder. Venedikli gibi bir Batılı olmuştur çünkü. Venedikli de Hoca gibi Doğulu olmuştur. Sefer sırasında Venedikli kölenin kaçtığı düşünülür. Zaten, öyledir. Hoca bir süre müneccimbaşılık yaptıktan sonra görevinden ayrılır. Evlenir ve Gebze’ye yerleşir. Gençliğinden yaşlılığına kadar başından geçen olayları yazmaya başlar.

Gülün Adı Ne Anlatıyor?


Gülün Adı’nın konusunu oluşturan olaylar, Papanın ve İmparatorluğun temsilcilerinin toplanarak Papa’nın yetkilerini sorgulayacağı Kuzey İtalya’daki bir manastırda geçmektedir. Gülün Adı, İmparator adına görevli olarak geldiği manastırda, Baskervilleli William’ın, 7 günde peş peşe öldürülen 7 rahibin öldürülme sebebini araştırması konu edinmektedir.
Hıristiyanlık ve dolayısıyla Batı siyasal ve genel tarihinin dönüm noktalarından biri olan, Papa ile İmparator arasındaki atama yetkisi savaşımının aşamalarından birini oluşturan bir zaman diliminde geçiyor olay. 1327 Kasımı’nın son haftasında, Kutsal Roma İmparatoru Bavyeralı Ludwig’in Paris’i kuşatıp Roma’ya doğru inmeye başladığı sırada, Papa XXII. Ioannes, Perugia Ruhani Meclisi’nde İsa’nın hiçbir mal varlığına sahip olmadığını öne sürmüş olan Cesenalı Michele’nin Avingnon’a, yanına gelmesini istemektedir. Tıpkı yirmi yıl önce yenilgiye uğratılmış ve yakılmış olan, Rebello dağında karargâh kurmuş Dolcino’nun silahlı çeteleri gibi, sapkın Fransiskenler de kovuşturulmakta, yakılmakta, ateşleri tüm İtalya’yı ve Fransa’yı ışığa boğmaktadır. Eco’nun Gülün Adı adlı romanının ya da Melkli Adso’nun gizemli elyazmasının konusunu oluşturan olaylar yukarı İtalya’da bir manastırda böyle bir dinsel ve siyasal art alanda gerçekleşiyor.
Eskiden sorgucu olarak sapkınlıkları yargılayan mahkemelerde görev yapmış William, manastıra varır varmaz bir dizi gizemli olayı çözme sorunuyla karşı karşıya bulur kendini: Manastırın görkemli, görkemli olduğu kadar gizemli ve yalıtılmış dünyasından, Papa ve İmparatorun temsilcileri arasında bir uzlaşma ortamı yaratmak için yapılacak önemli bir toplantının eşiğinde bir ölüm olayıyla karşılaşan ve yedi günde yedi ölümle süren, rahipleri ve tüm manastır halkını büyük bir kaygı ve yılgınlığa salan ölümler dizisini aydınlatmak.
William, kronik saatlerle belirlenen zaman birimleri içinde meydana gelen olayların gelişimini büyük bir ustalıkla sunuyor ve yedinci günün (romanın da) sonunda olayların dolaşık çilesini iplik iplik, gizemini açıklığa kavuşuyor. (Çevirmen:Şadan Karadeniz, Gülün Adı Üzerine, Eco, 1991:18 - 19)
 Özetini verdiğimiz iki roman anlatım tarzı ve roman kurgusu açısından benzerlikler taşımaktadır. Yazımızın iddiası da budur zaten. Orhan Pamuk Beyaz Kale’yi Gülün Adı’nı taklit ederek yazmıştır.

Anlayış Benzerlikleri


Umberto Eco ve Orhan Pamuk’un eserlerindeki benzerlikleri ortaya koymadan önce yazarların anlayışları veya sanat görüşleri üzerinde durmak gerekir. İki yazar arasındaki anlayış benzerliklerini belirtmek yerinde bir davranış olacaktır. Eserlerinden hareketle ortaya çıkarmaya çalıştığımız Eco ve Pamuk’un anlayış ve sanat görüşlerini ve bunlar arasındaki benzerlikleri beş başlık altında incelemek mümkündür.
           

1. Anlatmaya Dayalılık


Umberto Eco ve Orhan Pamuk’un eserlerinde anlatım yoğunluğuna verilen önem aralarında oluşan bir benzerliği gösteriyor.
Mustafa Kutlu, Orhan Pamuk’un Kara Kitap adlı romanı için yazdığı “Kara Kitap” başlıklı yazısında anlatmaya dayalılığı şöyle ifade ediyor: “Romancılarımız eskiden ‘mesele’ anlatmak, hatta çizmeyi aşarak ‘mesele çözmek’ yolunda eserler verirlerdi. Bütün dünyada olduğu gibi bizde de artık mesele anlatmak’ın ilk kelimesi gündemden düştü. Şimdi roman yalnızca ‘anlatmak’ olarak karşımızda duruyor.” (Esen, 1992:17)
Orhan Pamuk’un Kara Kitap adlı romanında ve Beyaz Kale’de esas olan anlatmaktır. Özellikle Kara Kitap, bu anlayışın belki de en iyi örneğidir: “Çünkü önemli olan hikâyedir, hikâyeci değil. Anlatacak bir hikâyemiz var şimdi.” (Pamuk, 1993/B:381)
“Böylece eski, çok eski, çok çok eski hikâyeleri yeniden kaleme almaktan ibaret yeni işime daha bir şevkle sarılıp kara kitabının sonuna geliyorum.” (Pamuk, 1993/B:426)
Orhan pamuk’un Kara Kitap adlı romanında esas olarak anlatmaktır demiştik. Kara Kitap, birbirinden ayrı ve bağımsız hatta birbirine ters gibi görünen anlatımları içeriyor. Anlaşılan o ki mesele bunları bir düzen içinde edebi ve sanatsal zevke uygun olarak kaleme alabilmektir. Pamuk, bilinen ve kabul edilen gerçeklerle veya bilgilere çatışacak anlatımlara başvuruyor. Orhan Pamuk, anlattıklarını sadece anlatmak için anlatıyor. Muhtevasının yanlışlığı veya tersliği Pamuk’u ilgilendirmiyor. İbni Arabi’nin arkadaşının hikâyesini anlatması gibi. Pamuk’a göre; İslam Ansiklopedisi,  İbni Arabi’nin anlattıklarını değerlendirirken yanılıyor. İbni Arabi’nin sadece anlatmak için anlattığı bu hikâyeyi bilimsel ölçülerle değerlendiriyor. “İbni Arabi’nin gerçek bir vakıa olarak anlattığına göre, abdaldan olup ruhlar tarafından göklere çıkarılan bir arkadaşı, bir defasında dünyayı çevreleyen Kaf Dağı’na varmış, dağı da bir yılanın çevrelediğini görmüş. Bütün dünyayı çevreleyen böyle bir dağ ve onun da etrafında bir yılanın olmadığı malumdur.” (Pamuk, 1993/A:5)
Böyle bir şeyin olmaması İbni Arabi’nin anlatımına zarar vermez. Çünkü o sadece böyle bir hikâyeyi anlatıyor. Önemli olan kullandığı anlatım tarzıdır. Orhan Pamuk, kitabının başına yerleştirdiği İslam Ansiklopedisi’nden naklettiği İbni Arabi’nin anlatımıyla kendi anlatımı arasında bir paralellik kuruyor diye düşünülebilir. Fakat İbni Arabi’nin hikâyenin muhtevasını kabul etmeden veya muhtevaya  inanmadan hikâyesini anlattığını söylemek zordur. Orhan Pamuk, tarihe yöneliş tarzında olduğu gibi tarihi anlatım tarzlarına yaklaşımında da günümüz kafa yapısıyla hareket etmektedir. Bu günden bakarak ve bugünün kabulleriyle geçmişi anlamaya çalışmaktadır. Orhan Pamuk, İbni Arabi’nin hikâyesinin muhtevasına inanarak anlattığına ihtimal veriyorsa, sırf eğlence olsun diye alıntıyı başa koyarak kendi kitabıyla alıntı arasında bağlantı kurulmasını istemiş demektir. Bu da Umberto Eco ve Orhan Pamuk arasında görülen bir benzerliktir. Çünkü her ikisi de tarihe yönelirken de eğlenmek amacıyla hareket etmektedir. Eco bunu “Geçmişe ironiyle, masum olmayan bir biçimde yeniden dönüş” olarak isimlendirir. (Eco, 1990 : s.595)
Anlatıma dayalılığa G.G Marquez’de de rastlamak mümkün. Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık’tan bahsederken şöyle diyor: “Büyükannem, en acımasız şeyleri kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım” (Marquez, 1993)
Marquez, Eco ve Pamuk’un romanlarında yazmanın ve yazılanları okumanın amacı değişmektedir. Yazarlar sadece yazmak veya anlatmak için yazmakta, okuyanlar da sadece anlatılanları okumak için okumaktadırlar. Yazma ve okuma başı başına bağımsız birer iş olmaktadır. (Bknz. Eco, 1991:14)
Eco’nun sadece yazmak veya anlatmak için kalemi eline aldığını anlamak mümkündür. “Bir roman yazdım,çünkü canım bir roman yazmak istiyordu.” (Eco, 1991:572)
Eco’nun söylediklerine yakın bir ifadeyi Orhan Pamuk’un Beyaz Kale adlı romanının kahramanı olan Venedikli söylemektedir. Venedikli ömrünün son yıllarını kendi keyfi için eğlenceli hikâyeler yazmakla geçirdiğini söylüyor. (Pamuk, 1993/A:170)
Venedikli ayrıca, Evliya Çelebi’nin kendisine “hayatın en boş hikâyeler uydurup hoş hikâyeler dinlemek” olduğunu söylediğini söylüyor. (Pamuk, 1993/A:171)
Venedikli’nin bu sözü ise Eco’nun şu sözleriyle benzeşiyor. “İnsan doğuştan uyduran bir varlıktır.”(Eco, 1991:572)


2. Eğlence Amaçlılık


Umberto Eco ve Orhan Pamuk arasındaki anlayış benzerliklerinden biri de eğlence maksadıyla eserlerini kaleme almalarıdır. Yazarken eğlenmek ve keyif almak, yazarlar için amaçtır. Aynı şekilde okuyucunun da eseri okurken eğlenmesi ve keyif alması amaçlanmaktadır.
“Okuyucunun eğlenmesini istiyordum. En azından benim eğlendiğim kadar.” (Eco, 1991.591) Bununla beraber “Eğlenmek, sapmak, sorumlardan kopmak anlamına gelmez.” (Eco, 1991:591)
Yazarlar kendilerinin eğlendiği gibi okuyucuyu da eğlendirmek için eğlenceli hikâyeler anlatırlar ve ironik anlatıma başvururlar.
Eco’nun Gülün Adı’nı kaleme alış sebebine benzer bir sebeple Orhan Pamuk, Beyaz Kale adlı romanını kaleme almıştır:
“Uzun romanlar arasında bir şey yazayım, diyordum, hikâyenin ön planda olduğu, yazarken beni dinlendirecek, eğlendirecek bir nuvel.” (Pamuk, 1993/A:184)


3. Tarihe Yöneliş


Eco ve Pamuk’un romanlarında tarihi konular işlenmektedir. Özellikle Eco’nun Gülün Adlı romanı ve Pamuk’un Beyaz Kale adlı romanı tarihi roman türünde kaleme alınmıştır. Gülün Adı ve Beyaz Kale, tarihi roman olmaları yönünden benzeştikleri gibi bu romanların yazarları da benzeşmektedir. Gülün Adı’nın ve Beyaz Kale’nin başlarında anlatılan elyazması bulma olayı çevresinde ileri sürülen görüşler anlayış benzerliklerini ortaya koymaktadır. Gülün Adı’nın beşinci basımının sonuna eklenmiş “Sonrası” başlıklı yazıyla Beyaz Kale’nin ilk baskısından yer almayan ve sonraki baskılarında birine yerleştirilen “Beyaz Kale Üzerine” başlıklı yazı, yazarlarının anlayış benzerliklerini ele vermektedir.
En başta Eco’yla Pamuk arasında tarihe ve tarihi hikâyelere duyulan ilgi bakımından bir benzerlik vardır:
“Ben araştırma yapmak için doğmuşum… Başka yollardan geçtimse de bu zevk beni hiç bırakmadı. Böylece, Ortaçağ benim mesleğim değilse de hobby’m oldu… Başrahip Grivot’un ciltleri kükürte bulanmış el kitapları yazdığı Autun nefleri altında gizli dinlenceler, Moissac ve Conques’da Ahdi Cedid Yaşlılar’ı ya da lanetli ruhları kocaman kazanlara atan şeytanlar karşısında gözlerim kamaşmış…” (Eco, 1991:574)
Orhan Pamuk ise “Niçin tarihi romanlar yazıyorsunuz?” sorusunun cevabının düşünürken Eco’nun söylediklerine benzer şeyler söylüyor. “Böylece her gün saatlerce, tozu alınan karanlık apartman katında tozlar gölgeler gibi gene birikirken ben, fuhşa alet oldukları düşünüldüğü için Azapkapı’daki maymuncu dükkanlarından alınarak ağaçlara asılan biçare maymunların hikâyesini okurdum… Kolları, bacakları kırık olarak topun içine yerleştirilip bir gülle gibi göğe fırlatılarak idam edilen suçlunun hikâyesine dalardım.” (Pamuk, 1993/A:184)
Gündelik hayattan koparak günlük hayatın içinden tarihe doğru olan bu yönelme, Eco ve Pamuk’ta ortak bir noktayı teşkil etmektedir. Eco, köyle çayırlıkta yakılan bir noktayı teşhir etmektedir. Eco, köyde çayırlıkta yakılan bir ateşin kıvılcımlarına bakmazken onları ortaçağ rahibinin nasıl göreceğini bilmektedir. “Köyde, çayırlıkta ateş yaktığımızda karım, ağaçların arasından yükselip ışık demetleri boyunca uçuşan kıvılcımlara bakmayı bilmemekle suçluyordu beni. Sonra yangın bölümünü okuyunca şöyle dedi: ‘Kıvılcımlara bakıyordun demek!’ Yanıtladım: Hayır, ama bir ortaçağ rahibinin onları nasıl göreceğini biliyordum.” (Eco, 1991: 574)
Orhan Pamuk da “Her şeyin birbirini tekrar ettiği ve radyonun hep aynı zırıltıyı çıkardığı kendi katlarından babaannesinin katına çıkarak tarihi hikâyeler okuduğunu söylüyor. (Pamuk, 1993/A:183) Orhan Pamuk ayrıca “Yazdığım ilk tarihi hikâyelerden birini okuyan bir eleştirmen benim günün önemli sorunlarından kaçmak için tarihe sığındığımı söylemiş” (Pamuk, 1993/A:184) diyerek eleştirmenin dediklerini kabul ettiğini ima ediyor. Fakat yine de Beyaz Kale’yi yazış amacını farklı bir sebebe bağlıyor: “Uzun romanlar arasında kısa bir şey yazayım diyordum, hikâyenin ön planda olduğu, yazarken beni dinlendirecek, eğlendirecek bir nuvel” (Pamuk, 1993/A:184)
Eco ve Pamuk, çağın problemleri adına yazmak yerine tarihe yönelmeyi tercih eder. Eserlerini sadece yazma ve anlatma sevgisi için yazarlar. Eco, bu hususta şunları söylemektedir. “Metni hiçbir çağcılık kaygısı gütmeksizin yazıyorum. Abbe Vallet’nin kitabını keşfettiğim yıllarda, insanın yalnızca şimdiki zamana karşı bir yükümlülükten ötürü dünyayı değiştirmek için yazması gerektiğine dair yaygın bir inanç vardı. Aradan on yılı aşkın bir süre geçtikten sonra salt yazma sevgisinden ötürü yazabilmek (en yüce saygınlığına yeniden kavuşturulmuş olan) yazın adamının en büyük avuntusu şimdi.” (Eco, 1991:14)
Umberto Eco ve Orhan Pamuk arasında var olan, tarihe yöneliş başlığı altında değerlendirebileceğimiz, bir diğer benzerlik ise tarihe bugünden bakış veya tarihi bugünün anlayışıyla değerlendirmektir. Günümüzdeki hadiselerin ve var olan şartların alt yapısını oluşturan ve günümüz ortaya çıkan sonuçların sebeplerini içinde bulunduran tarihi olayları böyle bir bakış açısıyla yansıtma konusunda Eco’nun görüşleri şöyle: “Kanımca tarihsel bir roman, yalnızca geçmişte daha sonra olanların nedenlerini belirtmekle kalmamalı, bu nedenlerin yavaş yavaş sonuçlarını göstermeye yöneldikleri süreci de betimlemelidir.” (Eco, 1991:600) İşte bu sebeple dini otoriteyle siyasi otoritenin ayrılması yani laiklik düşüncesinin ve giderek modern devlet ve toplum örgütlenmesinin yolunu açan düşüncenin ve pozitif bilimin köklerini, Gülün Adı adlı romanın kahramanlarından William’da bulabiliriz. William, çömezi Adso tarafından şöyle tanıtılıyor: “İtalya’da ve ülkemde daha önce tanıdığım Fransiskenler basit, çoğu kez okuma yazma bilmeyen adamlardı; bilgisi beni şaşırttı. Ama o, gülümseyerek bana ülkesinin adalarında yaşayan Fransiskenler’in başka bir kalıptan dökülmüş olduklarını söyledi: Gün gelecek, doğanın gücünden yararlanılarak, tek bir adamın yönettiği ve yelkenli ya da kürekle hareket eden gemilerden çok daha hızlı gemiler yapılacak: öyle arabalar olacak ki hayvanlar tarafından hareket ettirilmeksizin, ölçülmez bir hızla gidecekler ve içlerinde oturan bir adam bir kolu çevirince, tıpkı uçan kuşlar gibi, yapay kanatlarını havada çırparak uçan donanımlar yapılacak. Kocaman ağırlıkları kaldırabilen araçlar ve denizin dibinden giden taşıtlar yapılacak.” (Eco, 1991:29)
William’ın düşünce ve tasarımları Beyaz Kale’nin kahramanlarından Hoca’nın tasarımlarıyla benzeşmektedir. Hoca’nın düşünce ve tasarılarını Venedikli Köle anlatıyor. “Bir gün, ta Ay’a kadar gidecek bir fişek bile hazırlayabilirmiş: Sorun yalnızca gerekli barut karışımını bulmak ve bu barutu taşıyabilecek hazneyi dökebilmekmiş” (Pamuk, 1993/A:24) Hoca’nın Venedikli’nin de yardımıyla icat ettiği Toraman adlı korkun silah da (Pamuk, 1993/A:141) bu yönde değerlendirilebilir.
Ayrıca Hoca’nın Osmanlı İmparatorluğu’nu gerileyeceği ve yıkılacağını tahmin etmesi de Beyaz Kale’nin bugünün anlayış ve bilgileriyle tarihe ve tarihi olaylara yaklaşımın bir ürünü olduğunu ortaya koyuyor: ”Mutsuzluğumu daha da artıran şey, muvakkithaneye devam eden dostlarından ayrıntılarını öğrendiği Köprülü Mehmet Paşa zaferleriydi. Donanmanın Venediklileri yendiğini, Bozcaada ve Limni’nin geri alındığını, ya da isyancı Abaza Hasan Paşa’nın ezildiğini bana söylerken, bunların son ve geçici başarılar olduğunu ekliyordu: yakında ahmaklığın ve beceriksizliğin çamuruna gömülecek olan sakatın son kıpırdanışlarıydı bunlar.” (Pamuk, 1993/A:61) “Bizim artık yokuşu inmeye başladığımızı yazıyormuş…Kurtulmamız için bir an önce onlara boyun eğmekte başka çaremiz yokmuş, bundan sonra yüzyıllarca boyun eğdirdiklerimizi taklit etmekten başka bir şey yapamayacağımızı söylüyormuş.” (Pamuk, 1993/A:178)

4. Sembolik Anlatım veya Açık Yapıt Anlayışı


Umberto Eco, “Sonrası” başlıklı yazısında romanına başlangıçta “Suç Manastırı” adını koymayı düşündüğü fakat polisiye meraklısı baştan sona eylemlerden oluşan bir roman peşindeki okuyucuları yanıltmak istemediği için başka isimler düşündüğünü söylüyor. (Eco, 1991:569) Sonunda “Gülün Adı” isminde karar kıldığını ekliyor.
“Gülün Adı fikri hemen hemen rastgele geldi aklıma; hoşuma da gitti, çünkü gül öylesine anlam yüklü, simgesel bir nesnedir ki neredeyse hiçbir anlamı yoktur… Okuyucu haklı olarak, (nominalist) okunuşlarını sonradan kavrasa bile, kitabın sonuna varmış, kim bilir hangi başka seçimleri çoktan yapmış oluyordu. Bir kitabın adı fikirleri karıştırmalı, onları bir araya toplayıp düzene sokmamalıdır.”           (Eco, 1991:569)
Orhan Pamuk’un Kara Kitap adlı romanının hem kahramanı hem de yazarı olan Galip yazdığı eserine “Rüya ile Galip” adını koymadığını söylüyor. Çünkü bu isim daha çok aşk romanını çağrıştırıyor: “Sonradan görme bir köşe yazarı değil de, meslek erbabı, hüner sahibi bir yazar olsaydım, şimdi ‘Rüya ve Galip’ adlı eserimin akıllı ve duyarlı okuyucularıma yıllarca eşlik edecek o sayfalarından birinde olduğumu güvenle düşünürdüm.” (Pamuk, 1993/B:409) İşte bu yüzden romanın ismi ‘Rüya ile Galip’ olmadığı ve ‘Kara Kitap’ gibi simgesel bir isim kullanıldığı için okuyucu romanın ismiyle muhtevası arasında, roman boyunca, ilgi kurmakta ve yorum yapmakta zorlanıyor. Öyle ki Jale Parla tarafından “Kara Kitap Neden Kara?” başlıklı bir yazı kaleme alınmıştır.(Esen, 1993:126)
Eco, simgesel anlatıma sahip oluş ve yoruma açıklık hakkındaki görüşlerini ‘Açık Yapıt’ adlı eserinde açıklamaktadır. “Yorumların ardışıklığına bakış açılarının evrimine olanak veren, ama aynı zamanda bunları düzenleyen yapısal özelliklerle donanmış bir nesne” (Eco, 1992:8) “Açık Yapıt” sözünden anlaşılması gereken nedir? ‘Açık Yapıt’ her türlü yoruma açık yapıttır. Orhan Pamuk bunu şu şekilde ifadelendiriyor: “Bir de başka tür kitaplar vardır, bunlar yazarlarının hayalindeki yaşamlarını kahramanlarının yani serüvenleri aracılığıyla değil, düpedüz kitapların kendi hikâyeleri yüzünden sürdürürler.” (Pamuk, 1993/A:182) Eserlerin simgesel anlatıma sahip oluşlarıyla yoruma açık hale geldiklerini düşünürsek Kara Kitap ve Beyaz Kale gibi romanların birer açık yapıt olduğunu görürüz.
Eco’nun Gülün Adı’nın sonuna eklenmiş “Sonrası” başlıklı yazısında, romanını yazma sebebini ve yazış sürecini bunlara bağlı olarak da roman anlayışını açıklıyor demiştik. Eco, söz konusu yazısında şu görüşlerini de açıklıyor: “Bir yazar kendi yapıtı üzerine yorum yapmamalıdır, yoksa bir roman yazmamış olur; çünkü roman yorumlar üreten bir makinedir.” (Eco, 1991:568)
Eco, adı geçen yazısında “Ne yazık ki bir yapıtın adı aslında yorumsal bir anahtardır” (Eco, 1991:569) diyerek çeşitli romanları (Kırmızı ile Siyah, Savaş ve Barış, Goriot Baba, David Capperfield, Robinson Crusoe gibi romanlar) bu açından değerlendiriliyor.“Metin ortadan ve doğru anlamları üretiyor... Yazar, yazdıktan sonra ölmelidir. Metnin gidişini bozmamak için... Yazar, yorumlamamalıdır. Ama niçin ve nasıl yazdığını anlatabilir.” (Eco,1991:570-571) Eco, bu şekilde kendi romanını niçin ve nasıl yazdığını anlatıyor.
Romanın yorumlar üreten bir makine olması sebebiyle kendi eserini yorumlayıp ilk şeklini ve yazış sürecini anlatabileceğini düşünürsek, Orhan Pamuk’un Beyaz Kale adlı eserinde Eco’nun yaptığına benzer bir iş yaptığını görebiliriz. Orhan Pamuk, Beyaz Kale’nin sonundaki ‘Beyaz Kale Üzerine’ başlıklı yazısında Beyaz Kale’nin ilk şeklini ve yazılış sürecini anlatıyor. Yazarın kafasındaki çevreden ve muhtelif sebeplerle etkilenmelerden dolayı, ilk şeklini iyice yitiren bir romandan bahsederek bunun önüne geçmek isteyen yazarların durumunu değerlendiriyor. Eco, okuyucunun yorumlarıyla zenginleşen romandan bahsederken Pamuk, yazarın kafasında zamanla iyice değişen roman imgesinden bahsediyor: “Sonunda, yazarın kafasındaki, kitap imgesi, kitap dükkanlarında satılan ve yazarın niyet ettiği kitaptan bambaşka bir şey olmaya başlayınca, yazar elinde kaçıp gitmekte olan bu ucubeye onu nasıl ortaya çıkarttığını hatırlatmak ister.” (Pamuk, 1993/A:182–183)

5. Üst Kurmaca

Eco, işe yeni başlayan yazarların utangaçlığıyla, ilk başta, yazmaktan çekindiğini ama bilinen bir ilkeyi yeniden keşfiyle yazmaya başladığını söylüyor. “Kitaplar her zaman başka kitaplardan söz eserler ve her öykü daha önce yazılmış bir öyküyü anlatır. Bu nedenle benim öyküm bulunmuş bir elyazmasıyla başlayabilirdi, üstelik o da bu alıntı olacak (doğal olarak). Böylece girişi hemen yazdım. Anlatım kasanın dördüncü katına, öteki üç anlatının içine koyarak: Vallet’in Mobillion’un, Adso’nun söylediğini söylüyorum ben.” (Eco, 1991:575) Böylece yazar, kendisine roman tekniği veya üslup yönünden gelecek eleştirileri de, 80’nindeki bir kişinin gençliğindeki olayları anlattığı düşünüldüğü için, bertaraf etmiş oluyor. Öncelikle hedefte üç kişi daha var ki sıra ancak dördüncü olarak yazara gelmektedir. Aynı tekniği Orhan Pamuk, Beyaz Kale adlı romanında kullanmıştır. Pamuk, bu konuda şunları söylüyor: “Beyaz Kale’nin elyazmasını, İtalyan kölenin mi Osmanlı Hoca’nın mı yazdığını ben de bilmiyorum. Sessiz Ev’in kahramanlarından tarihçi Faruk’a duyduğu yakınlığı, Beyaz Kale’yi yazarken karşıma çıkan bazı teknik zorluklardan (okuyucu için gerekli bazı açıklamalar, zorunlu tarihsel bilgileri aktarmak vb) sakınmak için kullanmaya karar verdim. Onun aracılığıyla çözdüm bir üslup ve teknik sorunu... Sessiz Ev’i bilenlerin hatırlayacağı Gebze arşivinde bulunduğu elyazmasını Faruk da tıpkı Cervantes gibi vatandaşlarının diline aktarırken başka kitaplardan metne bir şeyler eklemiş olmalı.” (Pamuk, 1993/A:188)
Orhan Pamuk’un Kara Kitap adlı romanı da bir öykü olarak başta Mevlana’nın Mesnevisi ve Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk’ı olmak üzere başka öykülerden bahsetmektedir. Kara Kitap bir öykü olmasıyla birlikte kendi içinde onlarca öyküyü barındırmaktadır. Aynı zamanda Kara Kitap “hikâyenin kendisinden çok hikâye anlatma üzerinde” duran bir roman olduğu için edebiyat araştırmacısı Berna Moran Kara Kitap’ın üst kurmaca (metafiction) olduğunu söylüyor. (Esen, 1992:100) Aynı şey Gülün Adı ve Beyaz Kale için de söylenebilir. Bu iki romanın bulunmuş bir kitaptan alıntı olduğu yazarları tarafından iddia edilmektedir. Gülün Adı romanıyla Beyaz Kale romanı arasındaki benzerlikler, elyazmasının bulunuşu, elyazmasından etkilenme, elyazmasının tarihi değeri, uzmana danışma ve araştırmalar sonucu hayal kırıklığına uğrama gibi bir takım yönlerde ortaya çıkmaktadır.

6. Elyazmasının Bulunması


“16 Ağustos 1968’de Vallet diye bir rahip tarafından kaleme alınmış bir kitap geçti elime.” (Eco, 1991:9)
“Bu elyazmasını, 1982 yılında, içinde her yaz bir hafta eşelenmeyi alışkanlık edindiğim Gebze Kaymakamlığı’na bağlı o döküntü “arşiv” de, fermanlar, tapu kayıtları, mahkeme sivilleri ve resmi defterle tıkış tıkış doldurulmuş tozlu bir sandığın dibinde buldum.” (Pamuk, 1993/A:7)

7. Elyazmasından Etkilenme


“Büyük bir düşünsel coşkuyla, büyülenmiş, Melkli Adso’nun korkunç öyküsünü okuyordum.”Eco, 1991:9)
“İlk zamanlarda kitabı yeniden yeniden okumaktan başka, ne yapacağımı bilmiyordum pek. “(Pamuk, 1993/A:8)

8. Elyazmasının Tarihî Değeri ve Uzmana Danışma


“Millo Temervar’ın Satranç Oyununda Ayna Kullanmasına Dair adlı kitapçığının Standart İspanyolca bir nüshasına rastladım... Kitapta, Adso’nun elyazmasından birçok alıntı görmek şaşırttı beni... Daha sonra bir bilgin (ezbere dizinle alıntılayarak), büyük Cizvit’in Melkli Adso’nun hiç sözünü etmediğine dair güvence verdi bana. Ama Temervar’ın sayfaları gözlerinin önündeydi; aktardığı olaylar da Vallet’in elyazmasındakilere tıpa tıp uyuyordu. (Özellikle labirentin betimlemesi kuşkuya yer bırakmıyordu.)” (Eco, 1991:11)
“Kitaptaki olayları tarihsel bilgilerimiz genellikle doğruluyordu. Küçük ayrıntılarda bile bazen bu doğruluğu gördüm. Müneccimbaşı Hüseyin Efendi’nin katilini, IV. Mehmet’in Mirahor Köşkündeki tavşan avını Naima’nın da benzeri biçimde anlatması gibi.” (Pamuk, 1993/A:8)
“Bir profesör arkadaşım, ısrarım üzerine karıştırdığı elyazmasını bana geri verirken, İstanbul’un arka sokaklarındaki ahşap evlerde, içinde bu tür hikâyelerin kaynaştığı elyazmalarından on binlerce olduğunu söyledi.” (Pamuk, 1993/A:9)

9. Yayımlamada Karşılaşılan Güçlükler

Eco, romanını yayımlatmada karşılaştığı güçlükleri anlatır. “Melkli Adso, çok yansız bir ad; çünkü Adso hep anlatıcının sesiydi. Ama bizde yayımcılar özel adlar sevmezler.” (Eco, 1991:569)
Pamuk’u temsilen Faruk’da hikâyesini yayımlatmada karşılaştığı zorlukları anlatır: “Korktuğum gibi basmadılar bu maddeyi, ama bilimsel kanıt yokluğundan değil, anlattığı kişi yeterince ünlü bulunmadığı için.” (Pamuk, 1993/A:9)
Üst kurmaca olan Gülün Adı ve Beyaz Kale’nin iskeletini birer bulunma elyazması ve elyazmasında anlatılanlar oluşturmaktadır. Teknik olarak Beyaz Kale ve Gülün Adı üst kurmaca olmaları sebebiyle bir benzerlik taşıdıkları gibi muhtevaları ve hikâyelerinin konuları ile de benzerlik göstermektedirler.

  10. Anlatıcıların Benzerliği


Umbert Eco ve Orhan Pamuk’un romanlarında anlatıcı benzerliğini araştırdığımızda bu romanlardan Eco’nun Gülün Adı adlı romanıyla Pamuk’un Beyaz Kale adlı romanı arasında bir benzerliğe rastlamaktayız.
Gülün Adı adlı romanın anlatıcısı Adso, 80 yaşlarında iken geçmişteki olayları hatırlıyor ve anlatıyor. Roman bir elyazması anı defteri şeklinde düzenlenmiştir. Adso, romana konu olan olayları başlangıcından sonuna kadar anlatmaktadır:
“... Pisa kuşatması, babamın tüm dikkatini askeri kaygılara çekti. Ben de, bundan yararlanarak, biraz aylaklıktan, biraz da öğrenme isteğinden, Toscana’nın kentlerinde dolaştım. Ama annemle babam, bu disiplinsiz, başıboş yaşamın, kendini düşünce yaşamına adamış bir yeniyetme için uygun olmadığını düşünüyorlardı.” (Eco, 1991:26)
Adso, bu sebeple anne babasının kendisini bilgili Fransisken’in yanına, Baskervilleli Willaim’ın yanına, öğrenci olarak verdiklerini söylüyor.
Orhan Pamuk’un Beyaz Kale adlı romanındaki anlatıcı Venedikli de yaşlılık döneminde geçmişte yaşadıklarını kaleme alır. Romana konu olan olayları Venedikli bir anı defteri şeklinde okuyucuya aktarır. Anlatım Gülün Adı’nda olduğu gibi teklik şahıs (ben) anlatımıdır:
“... O zamanlar, annesinin, nişanlısının ve dostlarının başka bir adla çağırdıkları başka bir insandım. Bir zamanlar ben olay ya da şimdi öyle sandığım o kişiyi arada bir hala rüyalarımda görüyorum ve terle uykudan uyanıyorum...” (Pamuk, 1993/A:13)
“Venedik’ten Napoli’ye gidiyorduk Türk gemileri yolumuzu kesti.” (Pamuk, 1993/A:9)
Birinci teklik kişi (ben) anlatımıyla geçmişe yönelinerek hatıraya benzer bir türde kaleme alınan Eco’nun Gülün Adı adlı romanında anlatıcı yer yer anlattığı olaylara müdahale etmektedir:
“Böylece, üstadım günden güne daha iyi tanıyıp yolculuğumuzun birçok saatini, yeri geldikçe azar azar anlatacağım, uzun konuşmalarla geçirdikten sonra, manastırın bulunduğu tepenin eteklerine vardık. Şimdi öykümün de manastıra ulaşma vakti geldi; dilerim olanları anlatmaya hazırlanırken elim titremesin.” (Eco, 1991:31)
Orhan Pamuk’un Beyaz Kale adlı romanı da ben anlatımının geçmişe yönelerek anlattığı olayları içermektedir. Beyaz Kale’nin anlatıcısı olan Venedikli de Adso gibi yer yer anlattığı olayların arasında girerek konuşmaktadır: “... Bir gün bu yazdıklarımı sabırla sonuna kadar okuyan birkaç kişi, o gencin ben olmadığını anlayacaklardı diye kendimi teselli ediyorum.” (Pamuk, 1993/A:13) “Bu yazdıklarımı sonuna kadar okuyan kim, olup biteni, ya da hayal edip anlatabildiğim her şeyi sabırla izleyen hangi okuyucu, Hoca’nın bu sözünü tutmadığını söyleyebilir?” (Pamuk, 1993/A:50)
Gülün Adı’yla Beyaz Kale arasında anlatıcıların benzerliği yanında anlatımın geçmişe, gençlik dönemine yönelmesi ve tekrar yaşlılık dönemine doğru olayları aktararak gelmesine bakarak zaman kullanımında bir benzerlik olduğu da söylenebilir. Yalnız Gülün adı yedi günde olanları aktarırken Beyaz Kale uzun yılları içine alan olayları aktarmaktadır.

Son Söz Yerine


Bu yazıdan sonra Orhan Pamuk’un Beyaz Kale adlı romanı üzerindeki tartışmalar yeni bir boyut kazanacaktır.
Beyaz Kale’de Orhan Pamuk konunun işlenişi açısından ve gerilim unsuru olarak kullandığı benzerler ve yer değiştirme temasının da orijinal olmadığını söylüyor. Bu temanın da bir konu olarak alınma olduğunu anlamaktayız. “Bu ikili arasındaki ruhsal ilişki ve gerilim bir anda hikâyenin temel noktası oluverdi... Belki de hayal gücümün bir anlık tutukluğundan, böylece, bir özdeşlik düşüncesi doğdu. Bu noktadan sonra edebiyat tarihi denilen, hazinenin o ünlü ikizler, benzerler, birbirlerinin yerine geçen çiftler temasını atlayabilmek için benim öyle çok fazla hayal kurmam gerekmediğine, edebiyatı severek tanıyan okuyucularım hemen karar verecektir.” (Pamuk, 1993/A: 186)
Venedikli’nin Türklere esir düşmesi ve benzerlerin yer değiştirmesi temasının alınma oluşundan sonra Pamuk’un Beyaz Kalesi’ni özgün kılacak şey anlatım tekniğidir. Beyaz Kale’de Pamuk, Eco’nun Gülün Adı’nda kullandığı tekniğin hemen hemen aynısını kullanmıştır.
Tüm bu benzerliklerden sonra Beyaz Kale’de Orhan Pamuk’u özgün kolan ne olacaktır? Aslında, Orhan Pamuk, Beyaz Kale’nin sonundaki Beyaz Kale üzerine adlı bölümde bunu açıklamaktadır.
“Avcı Mehmet’in gördüğü ve kahramanlarımın yorumladığı rüyalardan bazılarını aslında ben düşledim (eli çuvallı karanlık adamlar). Tıpkı İtalyan köleme çocukluğumda yapıldığı gibi benimde yeni elbisemi, üstünü başını paraladığı için ağabeyime giydirdiler, ama kitaptaki gibi kırmızı değil, mavi beyazdı. Soğuk kış sabahlarında benle kardeşimi götürdüğü bir gezintinin dönüşünde annem bize bir yiyecek alırsa (helva değil, acıbadem kurabiyesi) Hoca’nın annesi gibi söylerdi: “Kimse görmeden şunları yiyiverelim.” Kitaptaki kırmızı saçlı cücenin, çocukluğumuzun klasiği “Kırmızı Saçlı Çocuk’la ya da yazdığım ve yazacağım kitapların cüceleriyle ilgisi yoktur. 1972 yılında Beşiktaş çarşısında gördüm...” (Pamuk, 1993/A:190 – 191)
Orhan Pamuk, bu şekilde kendisine ait olan malzemeyi sayıp döküyor. Bu malzemelerin orijinal veya kendine has olduğunu söylüyor. Edebiyatımızın içinde edebiyatçılarımızın gerçek yerlerinin neresi olduğu kararını elbette ki edebiyat araştırmacılarımız ve edebiyatseverlerimiz verecektir. Bizim sonuç yerine söyleyeceklerimiz bundan ibarettir. Sonsözü okuyucu söyleyecektir.



KAYNAKLAR


1.              ECO, Umberto, Gülün Adı, 5. Basım, Can Yayınları, İstanbul 1991
2.              ECO, Umberto, Açık Yapıt, 1. Basım, Kabalcı Yayınları, İstanbul 1992
3.              ESEN, Nüket, Kara Kitap Üzerine Yazılar, Can Yayınları, İstanbul 1992
4.              MARQUEZ, G.G, Yüzyıllık Yalnızlık, 10. Basım, Can Yayınları, İstanbul 1993
5.              PAMUK, Orhan, Beyaz Kale, 11. Basım, Can Yayınları, İstanbul 1993/A
6.              PAMUK, Orhan, Kara Kitap, 16. Basım, Can Yayınları, İstanbul 1993/B


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Yorumunuz kaydedilmiştir. Teşekkür ederiz.