14 Ekim 2018 Pazar

ŞEHİR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER - II


ŞEHRİ DIŞINDAN GÖRMEK

Bir şehri anlamanın yolu, onu içinden ve dışından görüp tanımak olmalı. Öyleyken hep içindeyiz şehrin. Hayatın ve şehrin akışı içinde kaybolup gitmişiz. İçindeliğimiz, şehri tanımak anlamına gelmez. Hücrelerin, organizmanın bütününü kavrayamaması gibi bir şey bu. Şehrin dışındalığımız, şehri tanımak için bir fırsat olabilir belki. Fakat şehirden de ayrılmıyoruz. Kısa süreli çıkışlarımız da mecburen. İş icabı. Bu mecburi çıkışlarımız bir an önce tekrar şehre dönmek için. Özellikle hafta sonlarına denk düşen kimi çıkışlarımız da bir âlem. Şehri de götürüyoruz, beraberimizde: Meşrubat şişeleri, naylon poşetler, plastik kaplar, hazır yiyecekler. Hafta sonları, şehrin dışında yüzüyle ve ruhuyla şehrin misyoneri gibiyiz. Kendimizi kaybetmişiz şehirde.

İçinden anlamadığımız şehri dışından anlamak için elimizden geleni yapıyoruz ve kaybediyoruz. Aslında, bir an için “şehri dışından görmek” şehri anlamanın fırsatıdır. Bu nasıl bir şeydir? Kum tepelerinin ardından seherde veya akşam vaktinde bir şehri görmektir. Şehrin siluetini, ovada veya vadideyse bir tepeden ya da tepede veya bir dağın eteğindeyse ovadan seçmenin verdiği o garip duygudur. Zamanın çarmıhında gerili olarak, kadim medeniyetlerin yıkımını izlemek gibi bir şeydir. Uzaktan piramitleri ya da Newyork gökdelenlerini seyretmek, Bin Bir Gece diyarını görmek gibidir. Dün ve bugünün o karışık tadı. Bu havayla şehir, en iyi dışından anlaşılır aslında. Çünkü bilincin uyandırılışıdır bu ve belki de Mekke ve Hira’dan görünüşü.

Doğuştan şehrin dışında olanlar veya şehri terk edenler şehri dışından görebiliyor mu? İçindekilerden pek farkları yok onların da. Bir hatanın iki yüzü gibiler. Şehrin dışındakilerin kimi kaçmış şehirden. Yani kendilerinden. İnkâr etmişler, toplumsallıklarını. Ruhlarının meylini kırmışlar. Ruhunun meylini kırandan şehri anlaması beklenir mi? Şehrin dışında doğup yaşayanlar ise zaten şehir dışı olanlar. Onlarsa şehrin sempatizanları, şehrin potansiyel insan depoları. Bir biçimde de şehri besleyen damarların kanları. Dağdan şehre dökülen insan nehirleri. Onlar, çok geçmeden erozyonla topraklarından kopup şehre gelmek zorunda kalanlar. Bilinçsiz gelişleriyle, şehri şehir olmaktan çıkaranlar. Geldiklerinde şehri anlamak gibi bir lüksleri hiç olmayacak, çünkü onlar mekân olarak en merkeze bile gelseler şehrin kenar konukları. Onların, şehri içten de dıştan da anlamaları çok zor. Kendilerini şehre taşıyan fiziksel ve ruhsal erozyona direnmeye çalışacaklar hep ve kimi zaman şehre duydukları sempatiye lanetler ederek kimi zamanda komplekslerini meziyet sanarak.

Kim anlayacak şehri? Şehri dışarıdan gören. Yoksa şehir mekanikliği içinde basit bir parça durumuna düşürmüştür insanı. İnorganik bir madde. İnsan dediklerimiz şehrin kaldırımlarından, parke taşından farksız varlıklar çoğu zaman. Kendini anlayamayanın şehri anlaması mümkün mü? Organikliğin ispatı, canlılığın şuuruyla olabilir ancak. Şehri tanımayanın kendisini bilmesi, özünü ve kendini bulması, şehrin ruhunu arayıp bulmakla koşuttur. Bu keşiften sonra ancak, şehre tekrar katılıp şehri dönüştürmek mümkündür.
İnsanın şehri, dışından görmesi, kendini dışarıdan görmesi kadar zor. Ancak, kendini aramaya başlayan, anlamını sezip kavrayan insan; şehri dışından görebilir. Bir de şehri, epey dışından çok uzaktan, mesela aydan görmek de vardı, onu da düşünüp yazmıştık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Yorumunuz kaydedilmiştir. Teşekkür ederiz.